Vlad Tepeş gerçekten kimdi?
Bir tiran mıydı, yoksa iki büyük güç arasında sıkışmış bir coğrafyada ayakta kalmaya çalışan sert bir lider mi? Dracula adı nereden gelir; Ejderha Tarikatı’nın bu hikâyedeki payı neydi? Vlad neden “Kazıklı Voyvoda” diye anıldı, 1462’de Fatih Sultan Mehmet’le karşı karşıya geldiğinde neler yaşandı? Gerçek Vlad ile Dracula efsanesinin ayrıldığı çizgiye birlikte bakalım.
Tarihin karanlık yüzünde adı hem korkuyla hem efsaneyle anılan bir hükümdar var: Vlad Tepeş. 15. yüzyılda Eflak’ta hüküm süren bu voyvoda, Balkanların çalkantılı siyasetinde Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında sıkışan bir coğrafyada ayakta kalmaya çalıştı.

Vlad Tepeş, Balkanlarda uyguladığı sert cezalar nedeniyle tarihe “Kazıklı Voyvoda” olarak geçti. Arka plandaki sahneler, dönemin psikolojik savaş yöntemlerini yansıtan en çarpıcı anlatımlardan biridir.
Kazıklı Voyvoda lakabını doğuran sert cezaları ve uyguladığı psikolojik savaş yöntemleri ise onu yüzyıllar sonra Dracula ismiyle anılan büyük bir mite dönüştürdü. Bu yazıda, Vlad Tepeş kimdir? sorusunu efsaneden arındırarak; Osmanlı ile kopuşunu, 1462’de Fatih Sultan Mehmet’le yüzleşen süreci ve Dracula efsanesinin nasıl doğduğunu adım adım takip edeceğiz.
1. III. Vlad Kimdir? Efsanelerle Gerçeklerin Ayrıldığı Nokta
Tarihe Vlad Tepeş adıyla geçen III. Vlad, 15. yüzyılda Eflak Prensliği’nde hüküm süren bir voyvodaydı. Osmanlı kaynaklarında Kazıklı Voyvoda, Batı Avrupa broşürlerinde ise kimi zaman Dracul’un oğlu / şeytani hükümdar gibi ifadelerle anılması, onun tek bir kimliğe sığmayan tartışmalı mirasını gösterir. Modern kültürde Dracula adıyla tanınması da bu çok katmanlı anlatının sonraki yüzyıllarda aldığı yeni biçimdir.

Dracula mitinin kökeni, tarihsel Vlad Tepeş’in ünüyle birleşerek yüzyıllar içinde gölgeler gibi büyüdü. Gerçek hükümdar ile efsanevi vampir arasındaki bu zıtlık, hikayenin en güçlü yönlerinden biri haline geldi.
Vlad’ın hikayesi, sadece kişisel sertliğin değil, dönemin siyasetinin de ürünüdür. Çünkü Eflak; Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında kalan, sürekli baskı ve müdahale yaşayan bir sınır coğrafyasıydı. Böyle bir bölgede iktidarı korumak, çoğu zaman kılıç kadar ittifak kurmayı, güç gösterisini ve caydırıcılığı da gerektiriyordu.
Vlad Tepeş’i efsaneye taşıyan şey, yalnızca uyguladığı cezalar değil; onun hakkında üretilen anlatıların hızla çoğalmasıdır. Balkan halk hafızası, Osmanlı kronikleri ve Avrupa’da dolaşan propaganda metinleri aynı kişiyi farklı yüzlerle resmetti. Bu yüzden Dracula figürü ile tarihsel Vlad arasındaki farkı anlamanın en doğru yolu, önce onun kökenine, taşıdığı unvanlara ve bağlı olduğu hanedana bakmaktır.
2. Dracul Hanedanı ve Ejderha Tarikatı
Dracula adının kökenini anlamak için vampir efsanelerine değil, 15. yüzyıl Avrupa siyasetinin merkezinde yer alan bir şövalyelik geleneğine bakmak gerekir. Vlad Tepeş’in taşıdığı bu unvan, popüler kültürden çok önce, gerçek bir Ortaçağ tarikatının siyasi ve ideolojik mirası olarak ortaya çıkmıştır.
Vlad Tepeş’in ailesi olan Draculești Hanedanı, Eflak’ta hüküm süren sıradan bir soylu aile değil; Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasındaki güç mücadelesinde aktif rol alan, uluslararası siyasetle doğrudan temas kurabilen bir hanedandı. Bu konum, ailenin taşıdığı unvanların yalnızca sembolik değil, aynı zamanda politik anlam taşımasına neden oldu.

Vlad Tepeş’in ailesinin bağlı olduğu Ejderha Tarikatı, Orta Çağ’da Hristiyanlığı savunmak için kurulmuş seçkin bir teşkilattı. “Dracul” ve “Draculea” unvanlarının kökeni de bu kırmızı haçlı ejderha sembolünden gelir.
➤ Ortaçağ Şövalyelik Düzeni
Vlad Tepeş’in kimliğini belirleyen en önemli unsurlardan biri, babası Vlad II. Dracul’un dahil olduğu Ejderha Tarikatı’dır. Tarikat, 1431 yılında Sigismund tarafından kurulmuş ve Balkanlar’da Hristiyan dünyasını Osmanlı ilerleyişine karşı bir arada tutmayı amaçlamıştır.
Bu yapı, klasik bir şövalyelik nişanından çok daha fazlasıydı. Ejderha Tarikatı’na kabul edilen hükümdarlar:
• Hristiyanlığın savunucusu rolünü üstlenir,
• Osmanlı’ya karşı ortak hareket etme sözü verir,
• Avrupa siyasetinde prestij ve meşruiyet kazanırdı.
Bu nedenle tarikat üyeliği, Balkan prensleri için askeri olduğu kadar siyasi bir güç çarpanı anlamına geliyordu.
Tarikatın simgesi olan haçla bütünleşmiş ejderha, hem inancı hem de caydırıcı gücü temsil ediyordu. Bu sembol, ilerleyen yıllarda “Dracul” ve “Dracula” adlarının karanlık çağrışımlar kazanmasında da belirleyici oldu.

Ejderha Tarikatı’nın haçla birleşen ejderha sembolü, tarikatın hem inanç hem de güç vurgusunu yansıtan en karakteristik işaretidir.
🟧 Vlad Dracul Kimdi?
Vlad Tepeş’in babası Vlad II. Dracul, Ejderha Tarikatı’na kabul edilen Eflak hükümdarlarından biriydi. Bu üyelikle birlikte kendisine verilen Dracul unvanı, Latince draco (ejderha) kelimesinden gelir.
Ancak Romence’de bu kelimenin zamanla şeytan anlamını da kazanması, unvana mistik ve korku uyandıran bir ton ekledi. Bu durum, Vlad ailesinin hem saygı hem de tedirginlik uyandıran bir hanedan olarak algılanmasına yol açtı.

Vlad Tepeş’in babası Vlad Dracul, Ejderha Tarikatı’nın bir üyesiydi. Ailenin taşıdığı ejderha sembolü, hem “Dracul” unvanının hem de Dracula mitinin kökenindeki en önemli işaretlerden biridir.
🟧 Dracula Ne Demek? Ejderin Oğlu
Vlad Tepeş, babasının tarikat unvanını miras aldığı için dönemin kaynaklarında Dracula / Draculea adıyla anılır. Bu ifade kelime anlamıyla Ejderin Oğlu demektir.
Yani Dracula adı, ne bir vampiri ne de doğaüstü bir varlığı tanımlar. Bu isim, bir hanedanın siyasi kimliğini ve şövalyelik mirasını ifade eder. Onu karanlık bir figüre dönüştüren unsur, yüzyıllar sonra üretilen propaganda metinleri ve edebi yorumlardır.
🟧 Dracul Hanedanının Balkan Siyasetindeki Yeri

15. yüzyılda Eflak, Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında sıkışmış bir tampon bölgeydi. Vlad Tepeş’in iktidar mücadelesi de bu iki büyük güç arasındaki çatışmanın tam merkezinde şekillendi.
Draculești Hanedanı’nın gücü, istikrarlı bir coğrafyaya değil; sürekli değişen ittifaklara dayanıyordu. Eflak, Osmanlı İmparatorluğu ile Macar Krallığı arasında sıkışmış bir sınır prensliğiydi ve her hükümdar bu iki güç arasında denge kurmak zorundaydı.
Bu nedenle hanedan zaman zaman Osmanlı’ya yakınlaştı; zaman zaman Macar desteğine yaslandı ve iç rakipleri bastırmak için sert yöntemlere başvurdu.
Vlad Tepeş’in ileride uygulayacağı otoriter yönetim anlayışı, bu siyasi mirasın doğal sonucuydu. Çocukluğundan itibaren tanık olduğu taht kavgaları, ihanetler ve dış müdahaleler, onun zihninde tek bir düşünceyi pekiştirdi: “Güç, ancak tartışmasız ve korku uyandıran bir otoriteyle korunur.”
Bu nedenle Dracula adı, Vlad’ın döneminde bir korku masalı değil; güç, kararlılık ve siyasi iddia anlamı taşıyan gerçek bir Ortaçağ unvanıydı.
3. Osmanlı Sarayındaki Yıllar: Fatih ile Aynı Çatıda Büyümek
15. yüzyıl Balkan dünyasında Eflak gibi küçük prensliklerin ayakta kalabilmesinin yolu, büyük güçlerle denge siyaseti kurmaktan geçiyordu. Vlad Tepeş’in babası Vlad Dracul, hem Macar Krallığı hem Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini korumak zorundaydı. Bu karmaşık siyaset, Vlad’ın kaderini değiştiren tarihi bir olayla sonuçlandı.

Eflak’ın genç rehin yılları, Vlad Tepeş’in kişiliğini şekillendiren en sert dönemlerden biriydi. Bu sahne, onun gölgeler arasında büyüyen öfkesini ve iktidara uzanan karanlık yolculuğunu sembolik bir dille anlatıyor.
🟧 Rehin Yıllarının Başlangıcı (1442)
1442 yılı, Vlad Tepeş’in kaderinin yön değiştirdiği anlardan biriydi. Babası Vlad II. Dracul, Osmanlı ile Eflak arasındaki hassas dengeyi korumak zorunda kaldığı bir dönemde, sadakatinin güvencesi olarak oğulları Vlad (III. Vlad) ve Radu’yu Edirne Sarayı’na göndermeye mecbur kaldı. Bu, Osmanlı’nın rehin sistemi olarak bilinen klasik uygulamasının bir parçasıydı; ama bu sistem günümüzün rehin kavramıyla karıştırılmamalıdır.
Osmanlı sarayına gönderilen prensler kötü muamele görmezdi. Aksine, bu uygulama bir tür politik eğitim ve devlet terbiyesi programı gibiydi. Genç prensler:
• Bağlıklarının teminatı olarak tutulurdu.
• Gelecekte yönetecekleri topraklara hazırlanmaları için eğitilirdi.
• İki devlet arasındaki diplomatik ilişkilerin güçlenmesine katkı sağlardı.
Vlad Tepeş daha küçük yaşlarda siyasetin acımasız gerçeklerini, ittifakların kırılganlığını ve iktidarın ne kadar kolay kaybedilebileceğini burada öğrendi.
🟧 Saraydaki Eğitim ve Disiplin
Edirne Sarayı’ndaki yıllar, Vlad Tepeş’in hem karakterini hem de yönetim anlayışını şekillendiren en kritik dönemlerden biriydi. Burada aldığı eğitim, ileride Eflak’ta uygulayacağı askeri disiplinin, devlet düzeninin ve sert yönetim modelinin temelini oluşturdu.
➤ Öğrendikleri
Edirne Sarayı, Vlad Tepeş’in yalnızca rehin tutulduğu bir yer değil; karakterinin, askeri zekasının ve yönetim anlayışının şekillendiği bir okul gibiydi. Burada Türkçe öğrendi, Osmanlı’nın disiplinli askeri düzenini yakından gözlemledi ve savaş stratejilerinin nasıl planlandığını ilk kez bu ortamda gördü. Yeniçeri Ocağı’nın katı emir-komuta sistemi, sefer hazırlıkları, ordunun lojistik yapısı ve sınır politikaları Vlad üzerinde derin bir etki bıraktı. Yıllar sonra Eflak’ta uyguladığı ani baskınlar, pusu taktikleri ve hızlı disiplin mekanizması büyük ölçüde bu dönemde edindiği deneyimlere dayanıyordu.
➤ Saray Atmosferi
Vlad yalnızca askeri düzeni değil, Osmanlı’nın devlet aklını da sarayda öğrendi. Divan-ı Hümayun toplantılarında halk davaları, diplomatik kararlar ve devlet adamlarının tartışmaları onun gözleri önünde gerçekleşiyordu. Rehin olsa da, bir prens olarak bu toplantılara dolaylı tanıklık ediyor, Osmanlı’nın bürokratik işleyişinin nasıl yürüdüğünü kavrıyordu. Vlad’ın ileride Eflak’ta kuracağı otoriter ve hızlı karar alan yönetim modelinin temeli tam da bu atmosferde atıldı. Sarayda gördüğü düzenli yönetim mekanizması, onu mutlak otorite fikrine daha da yakınlaştırdı.

🟧 Vlad’ın Psikolojisinde Bu Dönemin Etkisi
Bu dönem, Vlad Tepeş’in yalnızca siyasi bir figür olarak değil, kişilik olarak da şekillendiği kırılma noktasıydı. Çocuk yaşta yaşadığı bu zorunlu saray hayatı, onun ileride göstereceği sert karakterin ve otoriter yönetim biçiminin psikolojik temelini oluşturdu.
➤ Psikolojik Etkileri
Edirne Sarayı’ndaki yıllar Vlad Tepeş’in zihninde yalnızca siyasi ve askeri bir eğitim bırakmadı; aynı zamanda ömür boyu taşıyacağı derin psikolojik izler bıraktı. Buraya kendi isteğiyle gelmemişti ve çocuk yaşta ailesinden koparılmak onda kalıcı bir güvensizlik duygusu oluşturdu. Sadakatin bir pazarlık unsuru olduğunu, ittifakların bir anda bozulabileceğini ve iktidarın her an kaybedilebileceğini burada öğrendi.
Bu kırılma noktası Vlad’ın karakterinde şu etkileri yarattı:
• Sürekli tehdit altında olma hissi
• Güç kaybetme korkusunun takıntıya dönüşmesi
• İhanet karşısında sıfır tolerans geliştirmesi
• Otoriteyi korkuyla pekiştirme arzusu
• Merhameti zaaf olarak görme eğilimi
İleride Eflak’ta uygulayacağı keskin cezalar, boyarlara yönelik sert tavır ve merkezi otoriteyi demir yumrukla kurma çabası, bu erken dönem psikolojik yaraların bir yansımasıydı. Vlad için güç yalnızca yönetme aracı değildi; hayatta kalmanın tek garantisiydi.
🔸 Osmanlı Düzeninden Öğrendiği Güç Modeli
Osmanlı İmparatorluğu’nun istikrarı ve merkezi otoritesi, genç Vlad üzerinde derin bir etki bıraktı. Burada gördüğü her şey, devlet gücünün adalet ve merhametten önce disiplin ve otorite ile sağlandığını öğretiyordu. Bu nedenle Eflak’a döndüğünde hızlı karar alan, suçta tereddüt gösterene acımasız davranan ve merkezi gücü sıkı şekilde elinde tutan bir yönetim modeli benimsedi.
Vlad Tepeş’in sertliğinin kökleri, yalnızca kişisel hırsında değil; Osmanlı’nın otoriter devlet yapısının onda bıraktığı etkidedir.

Eflak’ın çalkantılı topraklarında iktidarda kalmak, Vlad Tepeş için hem savaşçı kimliği hem de psikolojik güç gösterileriyle desteklenen bir yönetim anlayışı gerektiriyordu. Bu tür portreler, onun Balkanlardaki sert hükümranlığını simgeleyen sahneler arasında yer alır.
🔸 Esaretin Yarattığı Derin Güvensizlik
Her ne kadar sarayda bir prens gibi yetiştirilse de Vlad, buraya gönüllü gelmemişti. Babasının siyasi mecburiyeti nedeniyle saraya gönderilmek, çocuk yaşta derin bir kırılma noktası yarattı. Modern tarihçiler, Vlad’ın acımasız yönetim anlayışının arkasında:
• Küçük yaşta yaşadığı kontrol kaybı,
• Sürekli tehdit altında olma hissi,
• Ailesine ve ülkesine dönüp dönmeyeceğine dair belirsizlik,
• Sadakatin politik bir meta olduğunu erken yaşta fark etmesi gibi psikolojik unsurlar bulunduğunu belirtir.
Bu nedenle Vlad Tepeş lider olduğunda, yalnızca düşmanlarına değil, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü herkese karşı sıfır tolerans gösterdi. Bugün Vlad’ın zalimliği olarak anılan pek çok uygulamanın kökeni, işte bu çocukluk travmalarına ve güç kaybetme korkusuna dayanır.
4. Eflak’ta Taht Mücadelesi ve Kanlı Bir Yönetimin Doğuşu
Osmanlı sarayında geçen yıllar Vlad Tepeş’e hem bir yöneticinin nasıl şekillendiğini öğretti, hem de her an kaybedilebilecek bir iktidarın ne kadar tehlikeli olduğunu hissettirdi. Eflak’a geri döndüğünde karşılaştığı tablo ise, onu tarihin en sert politik figürlerinden birine dönüştürecek kadar karışıktı.
15. yüzyılda Eflak Prensliği, iki dev gücün, Osmanlı ve Macar Krallığı’nın, arasında sıkışmış, sürekli taht kavgalarıyla çalkalanan zayıf bir yapıya sahipti. Her prens adayı ya Osmanlı’nın ya da Macaristan’ın desteğini almak zorundaydı.
Eflak’ın taht kavgalarının arkasındaki temel dinamik, Osmanlı–Macar rekabetinin bu küçük prensliği adeta bir satranç tahtasına çevirmesiydi. Bu yüzden Eflak’ta iktidar, kılıçtan çok diplomasi ve sadakat üzerinden kurulurdu.
Vlad Tepeş tam da böyle bir atmosferde sahneye çıktı.
🟧 İlk Tahta Çıkış (1448)

Eflak tahtı, 15. yüzyılda sürekli değişen ittifaklar ve ihanetlerle sarsılıyordu. Vlad Tepeş’in iktidar mücadelesi de kimi dönemlerde esaret, baskı ve zorla tahttan uzaklaştırılma girişimleriyle gölgelendi
Osmanlı sarayındaki yılların ardından Vlad Tepeş, Eflak’a döndüğünde kendisini siyasi bir boşluğun merkezinde buldu. 1448 yılı, Eflak tahtında güç dengelerinin hızla değiştiği, Osmanlı ile Macaristan arasında sürekli gidip gelen bir dönemin tam ortasıydı. Vlad, Osmanlı’nın desteğiyle kısa süreliğine tahta çıkmayı başardı; fakat bu hükümranlık, fırtınalı siyasi atmosfer nedeniyle daha doğduğu anda sarsıldı.
Bu ilk hükümdarlık dönemini mümkün kılan koşullar aslında tamamen geçiciydi. Osmanlı’nın bölgedeki küçük bir askeri desteği, Macar yanlısı hükümdarların anlık zayıflığı ve Eflak boyarlarının kendi aralarındaki çekişmeler Vlad’a kısa süreli bir fırsat sunmuştu. Ancak bu güç dengesi hiçbir şekilde kalıcı değildi.
Vlad’ın ilk hükümdarlığı yalnızca iki ay sürdü. Macaristan’ın desteklediği rakip soylular toparlanır toparlanmaz Vlad’ın üzerine yürüdüler ve genç prens tahttan indirildi. Bu hızlı düşüş, Vlad Tepeş için son derece öğretici bir deneyimdi. Eflak gibi iki büyük imparatorluğun arasında sıkışmış bir ülkede iktidarın yalnızca resmi unvanla korunamayacağını, her an değişebilecek siyasi rüzgarların hükümdarı bir gecede devirebileceğini burada öğrendi.
Bu başarısız tahta çıkış, Vlad’ın zihninde bir gerçekliği kesinleştirdi: Eflak’ta hükmetmek için yalnızca kılıç değil, korku, disiplin ve mutlak otorite gerekiyordu.
🟧 İkinci Tahta Çıkış (1456) – Mutlak Otorite Arayışı
1456 yılına gelindiğinde Vlad Tepeş artık tecrübesiz bir prens değil, Eflak’ın siyasi dengelerini ve düşmanlarını yakından tanıyan bir liderdi. Bu kez Macaristan ile Osmanlı arasındaki dengeler yeniden değişmiş, bölgedeki güç boşlukları Vlad’a fırsat tanımıştı. Tahta ikinci kez çıktığında artık tek bir hedefi vardı: Eflak’ta tartışmasız bir hakimiyet kurmak.

Eflak’ın ormanlık arazileri, Vlad Tepeş’in savaş taktiklerinin en etkili sahnelerinden biriydi. Baskınlar, ani saldırılar ve psikolojik üstünlük, onun Osmanlı ve bölgedeki diğer güçlerle mücadelesinin temel stratejilerini oluşturuyordu.
➤ Eflak’ın Kaosu
(Ekonomik kriz – Boyar çekişmesi – Vergi düzeninin çöküşü)
Ülkenin durumu son derece kritikti. Eflak uzun süredir ekonomik sıkıntılarla boğuşuyor, vergi sistemi neredeyse çökmüş halde bulunuyordu. Boyarlar arasındaki çekişme ülkeyi içten içe çürütüyor; birçok soylu kendi çıkarları için Osmanlı ya da Macar etkisine açık hale geliyordu. Bu dönemde Eflak’ın sosyo-ekonomik yapısı, 15. yüzyıl Balkan feodal düzeninin tüm zorluklarını taşıyordu. Vergi krizinin siyaseti belirleyen ana unsur haline gelmesi, köylü nüfusun ağır yük altında ezilmesine sebep oluyordu.
Bu dönem yalnızca iç çekişmelerle değil, bölgeyi şekillendiren Osmanlı–Macar rekabetinin Eflak üzerindeki baskısıyla da belirlenmişti.
➤ Yeniden Yapılanma
(Soyluların tasfiyesi – Ailelerin sürgünü – Güç odaklarının kırılması)
Vlad Tepeş, tahta oturur oturmaz ilk hamlesini yaptı: Boyar sınıfını kırmak.
Yıllardır devleti içten içe tüketen bu soylu rekabeti, Eflak’ın en büyük zayıflığıydı. Bu nedenle Vlad:
• Rakip soyluları tasfiye etti.
• Sadakatinden şüphelendiği aileleri sürgüne gönderdi.
• Macar veya Osmanlı destekli güç odaklarını tamamen ortadan kaldırdı.
Bu adımlar sadece bir güç gösterisi değil, devletin yeniden inşası için zorunlu bir temizlik hareketiydi.

Eflak’ta otoriteyi sağlamak, dönemin ağır toplumsal koşulları ve sert adalet anlayışıyla şekilleniyordu. Halkın huzura çıkarıldığı bu tür tasvirler, Vlad Tepeş’in düzeni sağlamak için uyguladığı katı yöntemlerin tarihsel atmosferini yansıtır.
➤ Otoritenin Tesisi
(Vergi reformları – Asayiş düzeni – Sıfır tolerans sistemi)
Vlad, siyasi düzeni sağladıktan sonra devlet mekanizmasını ayağa kaldırmaya yöneldi. Bunun için öncelikle vergi sistemini yeniden düzenledi ve ardından yerel yöneticilerin yetkilerini merkeze bağladı. Bunlarla beraber hırsızlık, yolsuzluk ve asayiş problemlerine sıfır tolerans getirdi ve küçük ama disiplinli bir orduyla merkezi gücü pekiştirdi.
Bu politikalar “acımasız” olarak nitelense de Eflak’ta uzun süredir görülmeyen bir düzen yarattı. Vlad’ın “Kazıklı Voyvoda” kimliğine giden ideolojik temel tam olarak bu dönemde şekillendi.
🟧 Vlad’ın Yönetim Felsefesi – Korkuyla Kurulan Düzen
Vlad Tepeş’in hükümdarlık anlayışı, dönemin Balkan coğrafyasındaki karmaşayı düşünüldüğünde sıradışı değil; aksine sert gerçeklerin ürünüdür. Eflak, güçlü devletlere yaslanan soyluların, sürekli değişen ittifakların ve dış müdahalelerin arasında parçalanıyordu. Bu ortamda Vlad, devletin ancak katı disiplin ve mutlak otorite ile ayakta kalabileceğine inanıyordu. Onun gözünde merhamet, çoğu zaman zayıflıkla eşitti.
➤ Devlet Aklı ve Ceza Sistemi
(Vlad’ın zihnindeki düzen anlayışı, cezayı bir devlet aracı olarak kullanması)
Vlad’ın yönetim modeli, yalnızca kişisel sertliğinin sonucu değil; devletin ayakta kalabilmesi için cezanın sistematik biçimde kullanılmasını zorunlu gören bir anlayıştı. Ona göre zayıf otorite, hem dış düşmanların hem iç boyar çekişmelerinin ülkeyi parçalayacağı anlamına geliyordu. Bu nedenle cezalandırma, sadece bir adalet mekanizması değil, devlet aklının merkezi bir aracı haline geldi.
Vlad’ın yönetim felsefesi üç temel eksen üzerinde yükselir:

Orta Çağ Avrupa’sında cezalandırma yöntemleri çoğu zaman gövde gösterisine dönüşürdü.
🔸 1) İhanete Sıfır Tolerans
Eflak’ın en büyük sorunlarından biri, boyar sınıfının devlet üzerindeki kontrol hırsıydı. Boyarlar sık sık ya Osmanlı’ya ya da Macaristan’a yaslanarak hükümdar değiştiriyor, bu da ülkeyi sürekli kaosa sürüklüyordu. Vlad, bu düzeni kırmak için tarihte örneği az görülen bir sertlik uyguladı.
- Kendisine biat etmeyen aileleri ya sürgüne gönderdi ya da idam ettirdi.
- Daha önce babasına ihanet eden boyarları topluca cezalandırdı.
- Sadakatsiz olduğunu düşündüğü soyluları mal varlıklarından, makamlarından ve nüfuzlarından tamamen mahrum bıraktı.
Bu cezalandırmaların bazıları aşırıydı ve işkence içeren yöntemlerle gerçekleştirildi. Vlad’a göre ihanet, devleti içten çürüten en büyük düşmandı ve bu düşmanın tek karşılığı kesin, hızlı ve ibret verici ceza olmalıydı. Bu politikalar acımasız görünse de Eflak’ta uzun süredir var olan soylu çatışmalarını kısa sürede sona erdirdi.
🔸 2) Merkezi Otoritenin Güçlendirilmesi
Vlad Tepeş’in amacı, Eflak’ın yüzyıllardır yaşayamadığı devlet bütünlüğünü yeniden kurmaktı. Bu nedenle iktidarını yalnızca sarayda değil, en ücra köylere kadar hissettirmek istiyordu. Bu süreçte:
- Vergi sistemini düzenledi: Kaçak vergi toplayan yerel beylerin yetkilerini elinden aldı.
- Askeri yapıyı yeniledi: Her an savaşa hazır küçük ama disiplinli bir ordu kurdu.
- Yerel yönetimleri bağımlı hale getirdi: Bağımsız hareket eden köy beyleri ve kasaba yöneticileri Vlad’ın emrine bağlandı.
- Hızlı adalet mekanizması kurdu: Suçun cezası bekletilmeden, çoğu zaman gün içinde uygulanıyordu.
Vlad’ın yönetimi halk tarafından kimi zaman korkutucu, kimi zaman hikmetli olarak nitelendirildi. Çünkü ülkede ilk kez sokaklar güvenli hale geliyor, hırsızlık ve gasp neredeyse tamamen ortadan kalkıyordu. Tarihçiler bu dönemi acımasız ama düzenli şeklinde tanımlar.
🔸 3) Suç ve Yolsuzlukla Savaş – Efsanelere Konu Olan Disiplin

Targoviște meydanına bırakılan altın kupa, Vlad Tepeş’in ülkede suç ve hırsızlığa karşı kurduğu baskın düzenin en çarpıcı sembollerinden biriydi.
Vlad Tepeş’in en dikkat çekici yönlerinden biri, suçla mücadelede gösterdiği aşırı titizliktir. Eflak’ta yüzyıllardır devam eden hırsızlık ve yolsuzluk vakaları, onun döneminde neredeyse yok oldu. Bu konuda kaynaklarda yer alan bir efsane özellikle ünlüdür.
Vlad, Targoviște meydanına içi altın dolu bir kupa koydurur. Kimse o kupaya dokunamaz, çünkü cezanın ne olacağını herkes bilmektedir. Bu uygulama yalnızca bir semboldür; Vlad’ın ülkeyi bağımsız, güvenli ve güçlü hale getirmek için ne kadar kararlı olduğunu gösterir.
Suçun karşılığı çoğu zaman kazığa oturtma, bazen de toplu idam şeklinde olurdu. Bu sert cezalar hem halkın hem de yabancı tüccarların Vlad döneminde Eflak’ta güvende olduğunu söylemesine yol açtı.
Sertlik, hem korku hem de düzen getiriyordu.
🟧 Toplumun Gözündeki Vlad – Korku ve Adalet Arasında Bir Hükümdar

Eflak’ta adalet sağlama iddiasıyla yürütülen sert yönetim, Vlad Tepeş’i halkın gözünde hem korkulan hem de güven duyulan bir figüre dönüştürmüştü. Soyluların ayrıcalıklarını sınırlarken köylüleri koruyan bu yaklaşım, onun mirasını bugün bile iki zıt uç arasında tartışılır kılıyor.
Vlad Tepeş’in halk üzerindeki etkisi, tek bir kelimeyle açıklanamaz. Onun yönetimi, toplumsal sınıflara göre tamamen farklı algılanıyordu:
- Boyarlar için: Bir kabus, çünkü Vlad onların yüzyıllardır sahip olduğu ayrıcalıkları ortadan kaldırdı.
- Dış güçler için: Tehlikeli bir lider. Özellikle Osmanlı ve Macaristan, Vlad’ın bağımsız politikalarını tehdit olarak gördü.
- Köylüler için: Şaşırtıcı biçimde bir güven ve adalet dönemi. Çünkü köylülerin en büyük sorunu hırsızlık, keyfi vergi ve soylu baskısıydı. Vlad tüm bu düzeni yıktı.
Bu nedenle Vlad Tepeş’in mirası hala iki uç arasında gidip gelir. Kimine göre canavar, kimine göre ülkesini düzenlemiş bir kahraman. Onun hakkında ortaya çıkan Dracula imajının ardında, aslında kendi çağının bütün karanlıklarıyla savaşan bir hükümdarın gölgesi yatar.
5. Osmanlı ile Kopuş ve Kazıklı Voyvoda Lakabının Doğuşu
Eflak Prensliği’nin kaderi, daima komşu güçlerle kurulan dengelere bağlıydı. Vlad Tepeş de ikinci kez tahta çıktığında bu dengeleri korumak zorundaydı. Başlangıçta Osmanlı’ya vergi ödemeyi kabul etmişti; ancak kısa süre sonra bölgede değişen siyasi atmosfer, Vlad’ın ilişkileri tamamen koparmasına yol açtı.
Bu kopuş, sadece bir diplomatik kriz değil; Balkan tarihinin en kanlı dönemlerinden birinin başlangıcıydı.

Korku siyaseti, Vlad Tepeş’in adını tarihin en karanlık figürlerinden birine dönüştüren temel unsurdu. Ormanlık alanlarda sergilenen bu ibret sahneleri, hem düşmanlarına gözdağı vermek hem de içerde mutlak otorite kurmak için kullanılan psikolojik bir savaş yöntemiydi. Efsaneleri büyüten de, tarihin bu unutulmaz dehşet anları oldu.
🟧 Osmanlı’ya Ödenen Verginin Kesilmesi – Meydan Okumanın Başlangıcı
Vlad Tepeş ikinci kez tahta geçtiğinde Eflak, hukuken Osmanlı İmparatorluğu’nun vasalıydı. Bu vasallığın en temel göstergesi ise yıllık vergi ödemesiydi. Vergi, yalnızca bir ekonomik yük değil; aynı zamanda Eflak’ın Osmanlı’ya bağlılığını resmen kabul etmesi anlamına geliyordu. Karşılığında Osmanlı, sınır güvenliğini sağlıyor ve prensliğin iç işlerine doğrudan karışmıyordu.
Ancak Vlad Tepeş yönetim gücünü artırdıkça, bu bağlılık ilişkisini hem siyasi hem de kişisel düzeyde aşağılayıcı bir bağımlılık olarak görmeye başladı. Eflak’ı küçük düşüren bir boyunduruk olarak gördüğü bu sistem, Vlad’ın bağımsızlık hedefleriyle açık bir çelişki içindeydi.
Bu meydan okumanın üç önemli tetikleyicisi vardı:
1. Macar Kralı Mátyás Corvinus’un Teşvikleri
Batı’dan gelen en büyük destek, Macar Kralı’nın Vlad’a sunduğu Osmanlı’ya karşı cephe açma çağrısıydı. Corvinus, Vlad’ın sert yönetiminden etkilenmiş, onu Osmanlı’ya karşı Balkanlar’da bir tampon güç olarak kullanmak istemişti. Bu teşvikler Vlad’ın özgüvenini artırdı.
2. Osmanlı’nın Balkanlar’daki Hızlı İlerlemesi
Fatih Sultan Mehmet’in Balkanlara doğru hızla ilerlemesi, Vlad’ın gözünde Eflak’ın gelecekte tamamen Osmanlı tarafından yutulabileceği anlamına geliyordu. Vlad, eğer şimdi direnmezse Eflak’ın bir gün tamamen Osmanlı eyaletine dönüşeceğini düşünüyordu.
3. Bağımsız Bir Prenslik Kurma Arzusu
Vlad’ın en büyük hedefi, Eflak’ı iç karışıklıklardan ve dış müdahalelerden arındırıp tam egemen bir devlet haline getirmekti. Ona göre bağımsız bir yöneticinin Osmanlı’ya vergi vermesi düşünülemezdi. Bu, kişisel gururunun ve siyasi vizyonunun ayrılmaz bir parçasıydı.
Açık Bir İsyan Çağı Başlıyor
Verginin kesilmesi, diplomatik bir problemden çok daha fazlasıydı. Bu, Vlad Tepeş’in Osmanlı’ya doğrudan meydan okumasıydı. Bu hamle aynı zamanda Osmanlı kaynaklarında onun Kazıklı Voyvoda olarak anılmasına giden sürecin kapısını açtı.
Vergi kesimini takip eden olaylar arasında:
- Tuna Nehri’ni geçerek Osmanlı topraklarına düzenlediği akınlar
- Bulgar köylerinde gerçekleştirdiği sert saldırılar
- Osmanlı birliklerine karşı kazığa oturtma cezalarını sistemli hale getirmesi yer alıyordu.
Bu dönem, Vlad’ın tarihe bir korku figürü olarak kazınmasına yol açacak kanlı hesaplaşmanın başlangıcıdır.
🟧 İlk Saldırılar – Vlad’ın Osmanlı Sınır Birliklerine Yönelik Operasyonları

Vergiyi keserek Osmanlı’ya meydan okuyan Vlad Tepeş, 1461–1462 yılları boyunca gece baskınları, pusu taktikleri ve ani saldırılarla bölgeyi kaosa sürükledi. Bu karanlık gece baskınları, Osmanlı–Eflak mücadelesinin dönüm noktalarından biri olarak tarihe kazındı.
Osmanlı’ya ödenen vergiyi kesen Vlad Tepeş, bunun bir savaş ilanı olduğunu çok iyi biliyordu. Fatih Sultan Mehmet’in buna karşılık vereceği kesindi; fakat Vlad beklemek yerine ilk darbeyi vurarak Osmanlı’yı hazırlıksız yakalamayı hedefledi. 1461–1462 yılları boyunca Eflak sınır hattı, Vlad’ın planlı ve ölümcül saldırılarının hedefi haline geldi.
Bu süreçte Vlad:
- Osmanlı’nın sınır karakollarına ani baskınlar düzenledi.
- Tuna boyundaki ileri gözetleme kulelerini yakarak iletişim ağını felç etti.
- Küçük Osmanlı birliklerini ormanlarda gece baskınlarıyla pusuya düşürdü.
- Kırsalda bulunan garnizonları tamamen imha etti.
- Esir alınan askerleri çoğu zaman kazığa oturtarak psikolojik savaş yöntemini sistemli hale getirdi.
Osmanlı kronikleri, bu saldırıları ani, sert ve amansız olarak tanımlar. Vlad’ın amacı yalnızca sınırları korumak değil; Osmanlı birliklerinin moralini çökertmek ve onları bölgeden uzaklaştıracak bir korku atmosferi oluşturmaktı. Bu saldırılar sayesinde Osmanlı’nın Balkan hattındaki güvenlik dengesi geçici olarak sarsıldı, sınır köyleri boşaldı ve bölge hakimiyeti bir süreliğine Vlad’ın lehine döndü.
Vlad’ın bu erken hamleleri, ileride yaşanacak kanlı savaşın bir provası gibiydi. Artık iki taraf arasındaki gerilimin geri dönüşü yoktu.
🟧 Tuna Nehri’ni Aşıp Bulgaristan’ı Vurması (1461 Kışı)

1461 kışında Vlad Tepeş, Tuna Nehri’ni aşarak Osmanlı topraklarına tarihin en yıkıcı baskınlarından birini yaptı. Bulgaristan içlerine kadar ilerleyen Eflak birlikleri; karakolları, gözetleme kulelerini ve köyleri bir gecede yok etti. Osmanlı kaynaklarında bu akın, karanlığı kana bulayan bir saldırı olarak anlatılır
Vlad Tepeş’in Osmanlı ile bağları tamamen koparan en büyük hamlesi, Tuna Nehri’ni geçerek Osmanlı topraklarına yaptığı büyük saldırı oldu. Tarihte Tuna Seferi olarak bilinen bu operasyon, dönemin Balkanlarındaki en yıkıcı akınlardan biriydi.
1461’in sert kış aylarında gerçekleştirilen bu saldırı, Osmanlı’nın böyle bir hamleyi beklemediği bir döneme denk geldi. Vlad, karanlık ve sisli geceleri kullanarak birliklerini Tuna’nın karşı kıyısına geçirdi ve Bulgaristan içlerine doğru ilerlemeye başladı.
Saldırıların sonuçları Osmanlı kaynaklarında şöyle aktarılır:
- Sınır karakolları ve gözetleme kuleleri yakıldı.
- Karşı koymaya çalışan birlikler neredeyse tamamen kılıçtan geçirildi.
- Bazı köyler ve kasabalar tamamen boşaltıldı veya yok edildi.
- Ele geçirilen sivil nüfus ve askerler kazığa oturtularak cezalandırıldı.
- Bölge halkında büyük panik ve göç hareketleri başladı.
Bu operasyonun en çarpıcı yönü, Vlad’ın cezalandırma yöntemlerini sistemli hale getirerek bunları Osmanlı’ya karşı gözdağı olarak kullanmasıydı. Vlad’ın kazıklara dizdiği esirler, Tuna kıyılarında kilometrelerce uzanan korkunç bir manzara oluşturdu. Bu görüntü, daha sonra Fatih’in bizzat tanık olacağı kazıklı ormanların ilk örnekleriydi.
Tarihçiler, bu saldırının hem yıkıcılığı hem de acımasızlığı nedeniyle Osmanlı–Eflak ilişkilerinde geri dönüşü olmayan kırılma yarattığını belirtir. Bu noktadan sonra iki taraf arasındaki gerilim artık yalnızca sınır çatışmalarıyla sınırlı kalmadı; Osmanlı, Vlad’ın cezalandırılması ve Eflak’ın yeniden dizayn edilmesi için büyük bir sefer hazırlığına girişti.
Tuna Seferi, Vlad Tepeş’in tarihe Kazıklı Voyvoda olarak kazınmasının en belirleyici dönüm noktasıydı.
🟧 Hamza Bey Pususu – Osmanlı ile Kopuşun Geri Dönülmez Noktası
Vlad Tepeş’in Osmanlı’ya meydan okumasının en çarpıcı ve en provokatif eylemlerinden biri, Osmanlı komutanı Hamza Bey’in pusuya düşürülüp öldürülmesi olayıdır. Tarihçiler tarafından açıkça bir savaş ilanı olarak görülen bu saldırı, iki taraf arasındaki tüm diplomatik bağları kopartan dönüm noktasıdır.

Tuna akınlarının ardından bölgeyi kontrol etmeye gönderilen Hamza Bey, Vlad Tepeş’in kurduğu tuzağa çekildi ve birlikleriyle birlikte ormanda pusuya düşürüldü. Bu olay, artık diplomasi değil savaş döneminin başladığını gösteren en açık işaretti.
Verginin kesilmesi ve Tuna’yı aşan akınların ardından Osmanlı sınır bölgesi alarm durumuna geçmişti. Bu karışıklığı kontrol altına almak için bölgenin tecrübeli komutanlarından Hamza Bey, sınırlı fakat hızlı hareket edebilen bir ileri birlikle görevlendirildi. Ama Vlad Tepeş’in amacı zaten tam da buydu: Osmanlı’nın küçük birliklerini tuzağa çekmek ve onlara moral bozucu bir darbe indirmek.
Hamza Bey pususu şöyle gelişti:
1. Osmanlı’nın Soruşturma Birliği Yola Çıktı
Hamza Bey, bölgedeki akınların nedenini araştırmak ve Vlad’ın hamlelerini durdurmak üzere sınıra gönderildi. Bu, Osmanlı’nın henüz büyük bir sefer planlamadığı, durumu kontrollü bir sorun sanarak çözmeye çalıştığı dönemdi.
2. Vlad Coğrafyanın Avantajını Kullandı
Eflak’ın ormanlık bölgelerini ve geçitlerini yıllarca adım adım öğrenmiş olan Vlad, Osmanlı’nın güzergahını önceden tespit etti. Hamza Bey’i, kaçış yolu olmayan dar bir geçide çekti. Burası, Vlad’ın defalarca kullandığı klasik bir pusu noktasıydı.
3. Osmanlı Birlikleri Pusuda Dağıtıldı
Geçit tamamen kapatıldı ve Osmanlı askerleri ok yağmuru, yakın dövüş timleri ve karanlık baskın taktikleriyle kısa sürede paniğe sürüklendi. Bölünmüş birliklerin çoğu ormanda kayboldu, bazıları anında öldürüldü. Osmanlı kaynakları bu saldırıyı ani ve yıldırım gibi diye kaydeder.
4. Hamza Bey Esir Alındı ve Öldürüldü
Vlad, özellikle Hamza Bey’i canlı olarak ele geçirdi. Bu, sıradan bir savaş taktiğinden ziyade psikolojik bir mesaj taşıyordu. Hamza Bey idam edildi; cezalandırma yönteminin ayrıntıları kaynaklara göre değişse de ölümünün ibret verici olduğu belirtilir.

Vlad Tepeş, Hamza Bey’i pusuya düşürüp infaz ettikten sonra kesik başını Macaristan’a göndererek hem Osmanlı’ya hem Macar kralına açık bir mesaj yolladı. Bu hamle, diplomasi döneminin tamamen bittiğini ve Balkanlarda yeni, kanlı bir dönemin başladığını gösteren en sert çıkışlardan biri olarak tarihe geçti.
5. Hamza Bey’in Başının Macaristan’a Gönderilmesi
Kronikler, Vlad’ın Hamza Bey’in kesik başını Macaristan’a gönderdiğini yazar. Bu hamle açık bir mesajdı:
- Osmanlı’ya: “Gücünüzü tanımıyorum.”
- Macaristan’a: “Ben Osmanlı’nın karşısında durabilecek tek liderim.”
Bu olay, hem askeri hem de psikolojik anlamda Osmanlı’ya vurulan en ağır darbelerden biriydi. Vlad Tepeş’in yalnızca bir sınır prensi değil; bölgeyi yeniden şekillendirmeye çalışan bir aktör olduğunu gösteren en net anlardan biridir.
Hamza Bey pususu, tarihte Vlad Tepeş’in Kazıklı Voyvoda kimliğine evrildiği dönemin başlangıcı olarak kabul edilir. Bu olaydan sonra Osmanlı–Eflak ilişkileri diplomasi çerçevesinden tamamen çıkmış, açık ve kanlı bir savaş dönemine girmiştir.
🟧 Kazıklı Voyvoda Lakabının Ortaya Çıkışı
Vlad Tepeş’in adı Osmanlı kroniklerinde yalnızca siyasi çatışmalarla değil, uyguladığı sert ve psikolojik etki hedefleyen cezalandırma yöntemleriyle yer alır. Bu yöntemler, dönemin Balkan coğrafyasında görülen tipik Ortaçağ uygulamalarından daha sert olduğu için Osmanlı kaynaklarında özel bir yere sahiptir. Özellikle 1461–1462 yılları arasında Vlad’ın cezalandırma biçimleri, Osmanlı askerleri ve halkı üzerinde derin bir şok etkisi yaratmıştır.
O dönem kaynaklarında yer alan bazı uygulamalar:
• Kazığa Oturtma
Vlad’ın diğer yöntemlerden çok daha fazla uyguladığı, hem ceza hem de gözdağı işlevi gören yöntemdi. Kroniklerde bu cezanın esir alınan askerler, ihanetle suçlanan yerel soylular ve Vlad’ın düzenini tehdit eden kişiler üzerinde kullanıldığı aktarılır.
Amaç sadece öldürmek değil; bölgeden geçenlere korku salmak ve Vlad’ın otoritesini tartışmasız hale getirmekti.

Vlad Tepeş’in en sert cezalandırma yöntemi olan kazığa oturtma, yalnızca bir idam biçimi değil; ihanet eden soylulara, düşman askerlere ve düzeni bozanlara verilen açık bir gözdağıydı.
• Toplu Cezalandırma
Pusularda ele geçirilen Osmanlı askerlerinin bir kısmının topluca idam edilmesi, askeri bir mesaj niteliği taşıyordu. Bu uygulama, Vlad’ın savaş psikolojisini stratejik bir silaha dönüştürdüğünü gösterir.
• Köylerde Sert Disiplin Uygulamaları
Vlad’ın Eflak’ta otoritesini sarsacak hırsızlık, yağma, vergi kaçırma, düşman askerine yardım etme gibi durumlar karşısında çok sert cezalar uyguladığı bilinir. Köylerde ani baskınlarla düzeni sağlayıp muhalif odakları ortadan kaldırdığı kaynaklarda yer alır.
Bu uygulamalar, Osmanlı kroniklerinde yalnızca bir “ceza” biçimi olarak değil; Vlad Tepeş’in devlet yönetimini korku üzerine kurduğunu gösteren bir örnek olarak anlatılır. Yöntemlerinin beklenmedik derecede sert olması, onu diğer Eflak voyvodalarından ayırmıştır.
Bu nedenle Osmanlı tarihçileri 1461–1462 arasındaki olaylardan sonra Vlad’a “Kazıklı Voyvoda” adını vermiştir. Lakabın kökeni, hem cezalandırma yöntemi hem de Vlad’ın yarattığı psikolojik etkinin bir özeti gibidir.
Bugün bile Vlad Tepeş dendiğinde ilk akla gelen şeyin kazıklı cezalar olması, bu lakabın ne kadar güçlü bir tarihsel iz bıraktığını gösterir.
6. 1462 Eflak Seferi – Fatih Sultan Mehmet ile Yüzleşme
Vlad Tepeş’in Osmanlı’ya karşı başlattığı saldırılar, Balkan dengelerini bozacak kadar büyüyünce Fatih Sultan Mehmet duruma bizzat müdahale etmeye karar verdi. 1462 yılında düzenlenen bu sefer, hem Osmanlı hem Eflak tarihinde kanlı sahneleri, zorlu coğrafyayı, psikolojik savaş tekniklerini ve iki liderin zekasını karşı karşıya getiren bir kırılma noktasıdır.

Bu karşılaşma, tarihin en dehşet verici görüntülerinden birine sahne oldu: Vlad’ın kurdurduğu Kazıklı Ormanı.
🟧 Kazıklı Ormanı – Dehşetin Politik Bir Mesaja Dönüştüğü An
Vlad Tepeş’in Osmanlı ordusuna verdiği psikolojik mesajın en çarpıcı örneği, Târgovişte önlerinde oluşturulan yüzlerce kazıklı ceset manzarasıydı. Bu görünüm yalnızca düşmanı durdurmak değil, aynı zamanda Eflak’ın bağımsızlık kararlılığını ilan etmek için hazırlanmıştı.
🔸 Tarihe Geçen “Kazıklı Orman” Manzarası (Târgovişte, 1462)
Bu sahne yalnızca bir katliamın sonucu değil; Ortaçağ Balkan savaş kültüründe kullanılan en sert psikolojik harp taktiklerinden biriydi. Târgovişte önünde oluşturulan bu kazıklı orman, Osmanlı–Eflak geriliminin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Vlad Tepeş, bu düzenlemeyi özellikle moral çökertici bir gözdağı oluşturmak amacıyla yaptırmıştı.
➤ Dehşetin Koreografisi
(Ceset dizilimi, sayı, koku, psikolojik mesaj)
Kazıkların farklı yüksekliklerde bilinçli biçimde yerleştirilmesi, erkek–kadın–çocuk ayrımı yapılmadan dizilmesi, kurbanların günlerce güneş altında çürümeye bırakılması ve rüzgarın ağır kokuyu kilometrelerce taşımış olması bu sahneyi gerçek bir ölüm koreografisi haline getiriyordu. Sayıları 15.000 ila 23.000 arasında değişen bu kazıklı bedenler, yalnızca Osmanlı askerlerini değil, bölgeden geçen tüm halkları derinden sarsan hesaplı bir psikolojik mesajdı. Amaç açıktı: “Buraya adım atan herkesin sonu böyle olur.”
Fatih Sultan Mehmet komutasındaki Osmanlı ordusu Targovişte’ye yaklaştığında, kroniklerde insanın aklını altüst eden olarak tarif edilen bu manzarayla karşılaştı. Bu sadece bir katliam değil, askeri stratejiye göre tasarlanmış bir korku sahnesiydi.

1462’de Târgovişte önünde kurulan kazıklı orman, Vlad Tepeş’in Osmanlı ordusuna gönderdiği en sert psikolojik harp mesajıydı. Fatih Sultan Mehmet bu korkunç manzaraya bizzat tanıklık etti.
Bizans tarihçisi Laonikos Chalkokondyles bu anı şöyle kaydeder: “Vlad’ın zulmünün göstergesi olarak yol boyunca binlerce insan kazığa geçirilmişti. Cesetlerin dizilişi bir ormanı andırıyordu.”
Tarihi tahminlere göre Kazıklı Ormanı:
• 15.000–23.000 arası kurban,
• Günlerdir güneş altında bekleyen cesetler,
• Kadın–erkek–çocuk ayırmadan dizilim,
• Farklı yüksekliklerde yerleştirilmiş kazıklar,
• Uzaktan “ölüm koridoru” gibi görünen bir düzen.
Bu manzara, Osmanlı ordusunda büyük bir moral çöküşe yol açtı; bazı askerlerin aklını yitirdiği, kimilerinin yerlere çöktüğü kroniklerde aktarılır. Bu sahne, Vlad’ın neden tarihe Kazıklı Voyvoda olarak geçtiğinin en güçlü delilidir.
🟧 Gece Baskını (Night Attack)
Fatih Sultan Mehmet’e yönelik en büyük suikast girişimi, Avrupa kaynaklarında “The Night Attack” olarak kayda geçen 16 Haziran 1462 tarihli gece baskınıydı. Vlad Tepeş’in amacı Osmanlı ordusunu kaosa sürüklemek ve fırsat bulursa padişahın otağını doğrudan hedef almaktı. Bu saldırı, onun yalnızca sınır çatışmaları yürüten bir prens olmadığını; Fatih’i öldürmeyi göze alan bir lider olduğunu gösterir.

1462’deki Gece Baskını, Vlad Tepeş’in Fatih Sultan Mehmet’in otağını hedef aldığı en cesur suikast girişimiydi.
➤ Suikast Planı
(Bölünmüş timler, kamp girişleri, hedef padişah otağı)
Vlad, Osmanlı ordusunun gece vakti en zayıf noktada olduğunu biliyordu. Bu nedenle orduyu küçük, hızlı ve sessiz hareket edecek timlere ayırdı. Her tim, Osmanlı kampına farklı giriş noktalarından sızmak üzere görevlendirildi. Tek bir hedef vardı: Fatih Sultan Mehmet’in çadırı.
Gece karanlığında, kampın çeşitli noktalarından içeri giren bu birlikler, sessizlik içinde padişah otağına yaklaşmayı amaçladı. Opsiyonel hedefler ise kamp içindeki ileri rütbeli komutan çadırlarıydı; ama asıl plan, Osmanlı ordusunun başını kesmekti.
➤ Saldırının Seyri
(Karanlıkta karışıklık, komutan çadırları, Tursun Bey anlatısı)
Vlad ve birlikleri baskını gece yarısı başlattı. Karanlığın verdiği avantajla Osmanlı kampına sızmayı başaran timler kısa sürede büyük bir kaos yarattı. Ancak Fatih’in çadırı en sıkı korunan nokta olduğu için timler yön duygusunu kaybederek yanlış hedeflere yöneldiler. Padişah yerine birkaç komutanın çadırı vuruldu; önemli kayıplar yaşandı.
Osmanlı tarihçisi Tursun Bey, geceyi şöyle tasvir eder: “Padişah otağını hedef alan şeytani bir hücumdu; karanlık içinde ok ile kılıç bir arada yağardı.”
Baskın, Fatih’in otağını hedef alma açısından başarısız oldu; ancak Osmanlı kampında yarattığı tahribat ve panik, tarihin en karmaşık gece saldırılarından biri olarak anılmasına yol açtı.

Vlad Tepeş’in 1462’de Osmanlı kampına düzenlediği gece baskını, Fatih’in otağını hedef alamasa da orduda büyük kaos ve tahribat yaratmış, Balkan savaş tarihinde en karmaşık gece saldırılarından biri olarak kayda geçmiştir.
🟧 Vlad’ın Geri Çekilişi ve Erken Dönem Biyolojik Savaş Girişimi
Gece baskınının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Vlad geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak geri çekiliş bile onun için bir taktik hamleydi. Osmanlı ordusunun ilerleyişini durduramayacağını anlayınca, bu kez çok daha karanlık bir yönteme başvurdu: Hastalık taşıyan kişileri Osmanlı birliklerinin geçeceği güzergahlara yönlendirmek.
Tarihi kaynaklarda, Vlad’ın cüzzamlıları, ağır derecede hasta olanları ve bulaşıcı hastalık taşıdığı bilinen toplulukları serbest bırakarak Osmanlı ordusunun ilerlediği rotaya sürdüğü aktarılır. Bu hareket, modern tarihçiler tarafından erken dönem biyolojik savaş girişimlerinden biri olarak değerlendirilir.
Vlad’ın amacı yalnızca ordunun önünü kesmek değil; askerlerin moralini bozmak, düzensizlik yaratmak ve Fatih Sultan Mehmet’in ilerleyişini olabildiğince geciktirmekti. Bu taktik, savaşın ne kadar acımasız bir noktaya taşındığının ve Vlad’ın gerektiğinde her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmediğinin en açık göstergelerinden biridir.

Vlad Tepeş geri çekilirken Osmanlı ordusunun moralini bozmak ve ilerleyişi geciktirmek için hastalık taşıyan toplulukları geçiş güzergahına yönlendirdi. Tarihçiler bu uygulamayı erken dönem biyolojik savaş örneklerinden biri olarak değerlendirir.
🟧 Fatih’in Eflak’ı Ele Geçirmesi ve Radu’nun Tahta Geçmesi
Vlad’ın tüm taktiklerine rağmen Fatih Sultan Mehmet’in kararlılığı kırılmadı. Kazıklı Ormanı’nın dehşeti bile Osmanlı ordusunun ilerleyişini durduramadı. Kroniklerde Fatih’in kazıklı ormanı gördüğünde söylediği rivayet edilen şu söz geçer: “Cesareti hayvani, hilesi şeytani.”
Bu söz hem Vlad’ın vahşetine hem de askeri zekasına bir özet gibidir. Bunun ardından:
- Osmanlı ordusu disiplinli bir şekilde ilerleyişini sürdürdü.
- Targoviște ele geçirildi.
- Eflak tahtına Vlad’ın kardeşi Radu cel Frumos (Güzel Radu) oturtuldu.
- Vlad’ın siyasal gücü tamamen kırıldı.
Radu, Osmanlı yanlısı bir yönetim kurduğu için Eflak kısa sürede yeniden istikrara kavuştu. Vlad ise dağlık bölgelere kaçmak zorunda kaldı ve siyasi kariyeri çöktü. Bu dönem, Vlad Tepeş’in yükselişinin sona erdiği, Osmanlı’nın ise Balkan hakimiyetini kesinleştirdiği bir dönemeçtir.
7. Düşüş Yılları ve Ölüm – Kesik Başın İstanbul’a Gönderilmesi
1462 Seferi’nin ardından Vlad Tepeş’in siyasi gücü büyük ölçüde kırıldı. Eflak tahtına kardeşi Radu’nun geçmesiyle Vlad yalnızlaştı; hem dış müttefiklerini hem iç destekçilerini kaybetti. Bu dönem, onun hayatındaki en belirsiz ve karanlık süreçtir.
Osmanlı ile yaşanan sert çatışmaların ardından artık Eflak’ta tutunamayacağını anlayan Vlad, kaderini yeniden şekillendirmek için Orta Avrupa’ya yöneldi.
🟧 Macaristan’a Sığınma ve Tutukluluk Yılları (1462–1475)

Fatih’in Eflak tahtına Radu’yu getirmesinin ardından Macaristan’a sığınan Vlad Tepeş, beklediği desteği bulamadı.
Vlad Tepeş, Fatih’in Eflak’a Radu’yu atamasından sonra Macar Kralı Mátyás Corvinus’a sığındı. Ancak buradaki süreci hiç de beklediği gibi ilerlemedi. Tarihi kaynaklar Vlad’ın Macaristan’daki durumunu şöyle aktarır:
- Başlangıçta müttefik olarak kabul edildi.
- Kısa süre sonra Macar sarayında komplolar ve diplomatik baskılar arttı.
- Vlad’ın Osmanlı’ya karşı yürüttüğü saldırıların delilleri tartışma konusu oldu.
- Kral Mátyás, siyasi baskıyı azaltmak için Vlad’ı yaklaşık 12 yıl tutuklu tuttu.
Bu dönem kesin bir zindan hayatı değil; bir tür saray gözetimi altında tutukluluk süreciydi. Vlad bu yıllarda:
- Latince öğrenmeye devam etti.
- Hristiyan liderlerle ilişki kurdu.
- Yeniden tahta dönme planlarını durmadan besledi.
🟧 Üçüncü ve Son Taht Girişimi (1476)
1475’ten sonra Osmanlı–Boğdan çatışmalarının artması ve Radu’nun gücünü kaybetmesi Vlad için yeni bir fırsat yarattı. Macar desteğiyle ordulanarak 1476 yılında Eflak’a döndü. Bu dönüşün arkasındaki faktörler:
- Macaristan’ın Osmanlı’yı sınırda meşgul etmek istemesi,
- Boğdan Voyvodası III. Ştefan’ın (Stefan cel Mare) Vlad’a destek vermesi,
- Radu’nun halk desteğini yitirmesi,
- Eflak içindeki bazı soyluların Vlad’a yeniden yönelmesi.
Vlad üçüncü kez tahta çıktı; ancak bu dönem çok kısa sürdü; birkaç hafta veya birkaç ay. Eflak içi çatışmalar, Osmanlı’nın bölgedeki baskısı ve Vlad’ın eski düşmanlarının yeniden harekete geçmesi onun bu tahtı korumasını imkansız hale getirdi.

🟧 Ölümü – Savaşta mı, Suikastla mı? Tartışmalı Bir Son
Vlad Tepeş’in ölümü, Eflak taht mücadeleleri ve Osmanlı–Macar rekabetinin gölgesinde kalan en gizemli tarih olaylarından biridir. 1476 sonbaharında hayatı sona erdi ancak nasıl öldüğüne dair kesin bir kayıt bulunmaz. Hem Osmanlı hem de Avrupa kronikleri üç farklı ihtimali aktarır ve bu ihtimaller Vlad’ın ölümünü bugün bile tartışmalı kılar.
➤ Savaş Alanında Ölüm
(Tarihçilerin en çok benimsediği görüş)
En yaygın rivayete göre Vlad Tepeş, Osmanlı destekli Eflak birlikleriyle girilen bir çarpışmada ön saflarda savaşırken öldürüldü. Çevrelendiği küçük bir muharebede ok ya da kılıç darbeleriyle yere düştüğü aktarılır. Hayatı boyunca savaşın içinde olan bir hükümdarın yine savaş meydanında ölmesi, onun karakteriyle tamamen uyumludur.
➤ Suikast İhtimali
(Eski boyarların intikamı)
İkinci ihtimal, Vlad’ın kendi ülkesinde eski boyarlar tarafından tuzağa düşürülmesidir. Vlad yıllarca soyluların ayrıcalıklarını kırmış, sadakatinden emin olmadığı aileleri sürgün etmiş veya cezalandırmıştı. Bu nedenle “iç ihanet” senaryosu birçok tarihçi tarafından son derece olası kabul edilir. Bazı kroniklerde Vlad’ın küçük bir davet sırasında pusuya düşürüldüğü bile yazılır.
➤ Kendi Askerlerinin Yanlışlıkla Öldürmesi
(Gece çarpışmalarındaki kaos ihtimali)
Üçüncü ve daha az bilinen anlatıya göre Vlad, bir gece baskını sırasında karanlıkta kendi askerleri tarafından Osmanlı birliği sanılarak öldürüldü. 15. yüzyıl Balkan savaşlarında gece çarpışmaları sık görülürdü ve kimlik ayırt etmek zordu. Bu nedenle yanlış hedef alınma ihtimali tamamen imkansız değildir.
Bu üç ihtimal, Vlad’ın ölümünün neden hala çözülmemiş bir tarih bilmecesi olarak kaldığını açıkça gösterir.
Nasıl yaşadığı kadar nasıl öldüğü de tartışmalı kalan Vlad Tepeş, Balkan tarihinin karanlık efsanesi olmaya böylece devam etti.
🟧 Kesik Başın İstanbul’a Gönderilmesi
Vlad Tepeş’in öldürüldüğü neredeyse tüm kaynaklarda kabul görür; ancak onu tarihin en tartışmalı figürlerinden biri haline getiren asıl mesele, ölümünün nasıl doğrulandığıdır. Çünkü Vlad’ın hayatta kalması, yalnızca Eflak için değil, tüm Balkan siyaseti için yeniden kaos ve savaş demekti. Osmanlı, bu tehlikenin tamamen ortadan kalktığından emin olmak zorundaydı.

Osmanlı kayıtlarına göre Vlad Tepeş’in ölümünün doğrulanması, Balkan siyasetindeki belirsizliği sona erdirmek için hayatiydi.
Bu nedenle Vlad’ın ölümünden sonra yaşanan süreç, tarihçilerin en kesin bilgi olarak kabul ettiği sahneyle açıklanır.
Vlad Tepeş savaşta veya bir pusuda öldürüldükten sonra başı kesildi, temizlenip muhafaza edildi ve özel bir birlik tarafından İstanbul’a, Fatih Sultan Mehmet’e götürüldü. Bu, Osmanlı’nın üst düzey düşman hükümdarlarına karşı uyguladığı klasik doğrulama yöntemiydi; hem sembolik hem siyasi bir anlam taşırdı.
Kaynaklara göre Vlad’ın başı, saraya ulaştığında Fatih Sultan Mehmet’e tepside sunuldu. Bu an Balkan tarih geleneğinde bir dönüm noktası olarak hafızalara kazındı.
Rivayete göre Fatih başa baktıktan sonra şu sözleri söylemiştir: “Cesareti de, hilesi de bir başa sığmış.” Bu söz, hem Vlad’ın azmini hem de acımasız zekasını kabul eden bir ifade olarak yüzyıllardır aktarılır.
Vlad’ın kesik başının İstanbul’a getirilmesi Osmanlı için kesin bir zaferin belgesi olarak kayıtlara geçti. Aynı zamanda Balkan halkları için korku çağının kapanış anı ve Avrupa kronikleri için ise karanlık bir figürün düşüşünün sembolü olarak kaydedildi.

Vlad Tepeş’in kesik başının İstanbul’a getirilmesi, sadece bir doğrulama değil; Balkan siyasetinde yıllardır süren kaosun kapandığını ilan eden sembolik bir andı.
Daha sonra Vlad’ın başı İstanbul’da ibret olsun diye bir süre sergilenmiş, ardından akıbeti tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolmuştur. Gövdesinin ise Snagov Manastırı’na gömüldüğü söylenir; fakat bu da tıpkı Vlad’ın hayatının çoğu gibi kesin değildir.
Bu sahne, Vlad Tepeş’in hayatındaki son dramatik perdenin kapanışı olduğu kadar, Osmanlı-Balkan ilişkilerinin en sembolik ve en merak edilen anlarından biri olarak tarih kayıtlarında yerini almıştır.
8. Vlad Tepeş’in Uyguladığı Cezalar – Belgeli Olanlar / Efsaneleşenler
Vlad Tepeş’in adı, yalnızca savaşlarıyla değil, uyguladığı cezalandırma yöntemleriyle de tarihe kazındı. Ancak bu yöntemleri değerlendirirken modern ahlak ölçütleriyle değil, 15. yüzyıl Balkan dünyasının sert hukuk anlayışıyla bakmak gerekir. Vlad için ceza, bireysel intikam aracı değil; devleti ayakta tutan bir korku ve caydırıcılık mekanizmasıydı. Bu nedenle cezalar, sistemli, görünür ve ibret verici olacak şekilde uygulanıyordu.
Aşağıda, tarihi kaynaklarla doğrulanan uygulamalar ile propaganda ürünü olduğu düşünülen efsaneler ayrı başlıklar altında yer alıyor.
🟧 Tarihi Kaynaklarla Doğrulanmış Yöntemler
Vlad Tepeş’in adı, 15. yüzyıl Balkan tarihine yalnızca askeri çatışmalarla değil, uyguladığı olağanüstü sert cezalandırma sistemiyle kazınmıştır. Ancak bu yöntemleri değerlendirirken, modern çağın ahlaki ölçütlerinden çok, Orta Çağ’ın güvenlik ve otorite anlayışı dikkate alınmalıdır. Vlad için ceza; bireysel öfkenin değil, devleti ayakta tutmaya yönelik bilinçli bir korku siyasetinin parçasıydı.
Uygulanan cezaların büyük bölümü, görünür, kamusal ve ibret verici olacak şekilde tasarlanmıştı. Amaç yalnızca suçluyu ortadan kaldırmak değil; izleyen herkese Eflak’ta düzenin kim tarafından sağlandığını göstermekteydi.
🔸 1) Kazığa Oturtma (Ana ve En Yaygın Yöntem)
Kazığa oturtma, Vlad Tepeş’i tarihte benzersiz kılan ceza yöntemidir ve Osmanlı kroniklerinde ona Kazıklı Voyvoda lakabını kazandırmıştır. Bu yöntem Vlad’ın icadı değildir; Orta Çağ’da Balkanlar, Bizans dünyası ve Osmanlı coğrafyasında bilinen bir infaz biçimidir. Ancak Vlad’ı farklı kılan, kazığı sistematik, kitlesel ve psikolojik etkiyi en üst düzeye çıkaracak biçimde kullanmasıdır.

1461–1462 yıllarında özellikle Osmanlı ile yaşanan gerilimde binlerce insanın kazıklara dizildiği kazıklı ormanlar, Ortaçağ Balkan coğrafyasının en karanlık ve en dehşet verici sahneleri arasında yer alır.
Kazıklar genellikle sivri değil, ucu yuvarlatılmış ahşaptan yapılırdı. Bu, infazın anında değil, yavaş ve uzun sürede gerçekleşmesine neden olurdu. Kurbanın günlerce hayatta kalabilmesi, yöntemin yalnızca öldürmeye değil, dehşet yaratmaya odaklandığını gösterir.
Kazığa oturtma özellikle şu durumlarda uygulanmıştır:
• Osmanlı ordusuyla iş birliği yapanlar
• İsyan eden boyarlar
• Casusluk ve ağır ihanetle suçlananlar
• Vlad’ın otoritesini açıkça reddedenler
En çarpıcı örnek, 1462 yılında Targoviște önlerinde kurulan Kazıklı Ormanıdır. Osmanlı ordusunun karşısına çıkarılan binlerce kazığa geçirilmiş ceset, doğrudan bir meydan muharebesi değil; saf psikolojik savaş hamlesiydi. Kroniklerde bu sayı 15.000–23.000 arasında verilse de, modern tarihçiler rakamların abartılmış olabileceğini; ancak binlerce kişilik bir infazın gerçekliğini kabul eder.
Bu sahnenin amacı açıktı: “Eflak’a girenin karşılaşacağı düzen budur.”
🔸 2) Toplu İdam ve Yakma Cezaları
İsyan eden köylerde ya da toplu suçlarda, bireysel cezalandırma yerine toplu infaz tercih edilmiştir. Suçlular bir yapı içine kapatılır ve yapı ateşe verilirdi. Bu yöntem, kişisel suçu değil, toplumsal itaati hedef alan bir gözdağı uygulamasıydı.
🔸 3) Kaynar Kazan / Kaynatma Cezaları

Slav kroniklerinde geçen iddialara göre Vlad Tepeş, casusluk ve ağır ihanet suçlarında kaynatma cezası uygulayan hükümdarlardandı.
Slav ve Alman kroniklerinde geçen bu yöntem, çoğunlukla casusluk ve ağır ihanet suçlarıyla ilişkilendirilir. Yöntemin uygulanmış olması muhtemel kabul edilse de, ayrıntıların propaganda etkisiyle abartılmış olabileceği düşünülmektedir.
🔸 4) Parçalatarak İdam
Yüksek rütbeli ihanet vakalarında, Orta Çağ Avrupa’sında yaygın olan dört ata bağlama yöntemi kullanılmıştır. Vlad Tepeş bu cezayı özellikle rakip boyarlara ve iktidarını tehdit eden soylulara karşı uygulamıştır.
🔸 5) Nehir Taşma Cezası (Boğarak İdam)
Vergi kaçırma, sınır ihlali ve kaçma girişimlerinde bazı suçluların nehirlere bağlanarak atıldığı aktarılır. Bu cezalar özellikle Eflak’ın sınır bölgelerinde uygulanmış ve kaçışı caydırmayı amaçlamıştır.
🔸 6) Zorunlu Göç ve Toplu Sürgün Politikası
Eflak’ta düzeni tamamen kendi kontrolüne almak isteyen Vlad, bazı köy ve kasabaları topluca başka yerlere taşımıştır. Özellikle Osmanlı’ya yakınlık gösteren sınır köyleri, Macar yanlısı olduğu bilinen boyar ailelerin köylüleri ve vergisini vermeyen topluluklar zorunlu sürgüne tabi tutuldu.
Bu politika, ülke içinde nüfus mühendisliği uyguladığına işaret eder.

Vlad Tepeş’in yönetiminde bazı köy ve kasabalar topluca başka bölgelere taşınarak zorunlu göçe tabi tutuldu. Osmanlı’ya yakın duran sınır köyleri, muhalif boyarların köylüleri ve vergi vermeyen topluluklar bu nüfus mühendisliği politikasının en çok etkilenen gruplarıydı.
🔸 7) Sırayla Asma ve Teşhir Direkleri
Hırsızlık ve küçük asayiş suçlarında kamusal teşhir, kazıklara bağlama ve uzun süreli utandırma gibi cezalar tercih edilmiştir. Bu uygulamalarda amaç infaz değil, toplumsal düzenin hatırlatılmasıdır.
🔸 8) Ailelere Toplu Ceza – Ortak Sorumluluk Sistemi
Vlad’ın sertliğinin en tartışmalı yönlerinden biri, aile sorumluluğu uygulamasıdır. Kroniklere göre bir köyde hırsızlık veya ihanet varsa, yalnız suçlu değil, bazen tüm aile veya tüm ev halkı cezalandırılırdı.
Bu yöntem, Ortaçağ Avrupa’sında nadir de olsa görülen bir uygulamadır, fakat Vlad bunu daha sistemli hale getirmiştir.

Avrupa broşürlerinde Vlad Tepeş çoğu zaman aşırı abartılmış ve şeytanileştirilmiş sahnelerle tasvir edilirdi. Bu Ortaçağ gravürü de onun kan içtiğini ve kazığa oturtmayı bir ritüel gibi uyguladığını iddia eden propaganda örneklerinden biridir.
🟧 Propaganda Metinlerinden Gelen Efsaneler
Vlad Tepeş’in sert yönetim uygulamaları, zamanla Avrupa’da propaganda amaçlı efsanelere dönüşerek gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırdı.
➤ Efsane ile Gerçek Arasında
Vlad Tepeş’in ünü yaşadığı dönemi aşarak Avrupa’da büyük bir korku mitine dönüştü. Özellikle 16. yüzyılda Almanya’da basılan matbaa broşürleri, onu dehşetin vücut bulmuş hali gibi gösteren abartılı anlatılarla doluydu. Bu metinlerin bir kısmı Eflak’taki gerçek cezalandırma uygulamalarına dayanıyor olsa da, çoğu siyasi propaganda amacıyla üretilmiş çarpıtılmış hikâyelerdi. Osmanlı’ya karşı direnen bir lideri şeytanlaştırmak, dönemin Avrupa kamuoyunda yaygın bir stratejiydi.
Bu nedenle modern tarihçiler, bu anlatıları değerlendirirken gerçek cezalar ile propaganda ürünü efsaneler arasındaki çizgiyi dikkatle ayırır. Aşağıdaki iddialar, 16. yüzyıl Alman broşürlerinde sıkça tekrarlanan ancak tarihsel kesinliği tartışmalı olan anlatılardır.
🔸 1) Kan İçtiği İddiası – Vampir Efsanesinin Kökeni
Avrupa broşürlerinde en çok tekrarlanan iddialardan biri, Vlad’ın kurbanlarının kanını içtiği yönündedir. Ekmeğini kurbanın kanına batırarak yediği gibi sahneler özellikle Almanca basımlarda yer alır. Bu iddianın tarihsel bir temeli yoktur; ancak Dracula vampir mitinin çekirdeğini oluşturmuştur.

Ortaçağ Avrupa broşürleri, Vlad Tepeş’i yalnızca zalim bir hükümdar değil, kurbanlarının kanını içen bir yaratık gibi göstererek şeytanileştirdi. Ekmeğini kana batırdığı bu sahne tamamen propaganda ürünüdür; fakat yüzyıllar sonra Bram Stoker’ın Dracula mitinin temel taşlarından biri haline gelecektir.
🔸 2) Anne–Çocuk İşkencesi Hikayeleri
Bazı propaganda metinlerinde, bebeklerin başlarının kesilip annelerin göğsüne dikildiği gibi aşırı ve sarsıcı sahneler anlatılır. Bu tür anlatılar güvenilir çağdaş kaynaklarda doğrulanmaz ve karalama amaçlı abartılar olarak değerlendirilir.
🔸 3) Çömleklerde İnsan Kaynatma ve Masada Yemek Yeme
Broşürlere göre Vlad bazı mahkumları çömleklerde kaynatır, yanında ziyafet kurup insanların çığlıklarını dinlerdi. Bu anlatılar, gerçek ceza uygulamalarının bilinçli biçimde abartılmış ve korku etkisi artırılmış versiyonlarıdır.
🔸 4) Dilenci Ziyafeti ve Toplu Yakma
Alman broşürlerinde sık geçen bir başka hikayeye göre Vlad, tüm dilencileri toplatıp ziyafet vermiş, ardından binayı kilitleyerek herkesi yakmıştır. Bu olayın tarihsel olarak doğrulanmış bir karşılığı yoktur ve propaganda anlatısı kabul edilir.
🔸 5) Çivileme Cezası (Elçi Sarığına Çivi)
Bazı Avrupa kaynaklı anlatılarda, Osmanlı elçilerinin Vlad’ın huzurunda sarıklarını çıkarmayı reddettikleri, Vlad’ın da “Başlık başın bir parçasıdır.” diyerek bunları elçilerin kafalarına çivilettiği ileri sürülür. Bu hikaye, Osmanlı kroniklerinde açık ve net biçimde teyit edilmiş bir olay değildir. Daha çok Alman broşür geleneğinde ve Vlad’ın acımasızlığını uç noktaya taşıyan anlatılarda yer alır. Bu nedenle modern tarih yazımında efsane kategorisinde değerlendirilir ve kesin tarihsel vaka olarak kabul edilmez.

16. yüzyıl Avrupa broşürlerinde yer alan anlatılara göre Vlad Tepeş, elçileri sarıklarıyla birlikte cezalandırır. Bu sahne, efsaneleşmiş propaganda örneklerinden biridir.
🔸 Propaganda ve Gerçek Arasındaki Çizgi
Gerçek tarihi kaynaklar Vlad Tepeş’in sert ve ibret amaçlı cezalandırma yöntemlerini doğrular; ancak yukarıdaki anlatıların büyük bölümü, onu şeytanileştirmek ve korku ikonuna dönüştürmek için üretilmiş metinlerden gelir.
Vlad zaten çağının en acımasız yöneticilerinden biriydi; propaganda broşürleri ise bu sertliği efsane boyutuna taşıyarak, onu tarihten koparıp Dracula mitinin karanlık figürüne dönüştürdü.
9. Drakula Efsanesinin Doğuşu – Tarihten Edebiyata Uzanan Karanlık Bir Yol

Gerçek kaynaklar Vlad Tepeş’in sertliğini doğrular; fakat Avrupa’da basılan broşürler onu şeytan, iblis ve vampir gibi tasvir ederek korku ikonuna dönüştürdü. Matbaalarda üretilen bu propaganda gravürleri, tarihteki acımasız bir hükümdarı yüzyıllar sonra Dracula efsanesine taşıyan en güçlü araçlardan biri oldu.
Bugün herkesin vampirlerle özdeşleştirdiği Dracula karakteri aslında Hollywood’un değil, 15. yüzyıl Balkan siyasetinin karanlık dehlizlerinde ortaya çıktı. Ancak Vlad Tepeş’in gerçek yaşam öyküsü, yüzyıllar içinde propaganda metinleri ve halk anlatılarıyla öyle yoğruldu ki, sonunda Avrupa edebiyatının en ikonik canavar figürüne dönüştü. Bu sürecin nasıl geliştiğini anlamak için hem Balkan halk hafızasına hem de Avrupa’nın Ortaçağ korku geleneğine bakmak gerekir.
🟧 Doğrudan Kaynak: Vlad Tepeş’in Şöhreti Avrupa’ya Nasıl Taştı?
Vlad’ın uyguladığı cezalandırma yöntemleri ve Osmanlı ile yaptığı kanlı mücadeleler yalnızca Balkanlarda değil, Avrupa’da da büyük yankı uyandırdı.
Bu yankının temel nedenleri:
- Macar Kralı Mátyás Corvinus’un Vlad’la ilgili haberleri Avrupa saraylarına yayması
- Alman matbaacılarının Draculesti Voyvoda’nın vahşetleri temalı broşürleri çoğaltması
- Slav kroniklerinin Vlad’ı cezalandırıcı bir prens olarak tanımlaması
- Osmanlı–Avrupa çekişmesinin propagandaya açık olması
Bu broşürlerde Vlad’ın eylemleri aşırılığıyla aktarılmış, olaylar çoğu zaman büyütülmüş ya da dramatize edilmiştir.
Sonuç olarak 15. yüzyılın sonunda Vlad Tepeş, Avrupa’da vahşi Doğulu despot imgesinin merkezine yerleşti.

Vlad Tepeş’i Batı Avrupa’da “Dracula”ya dönüştüren en güçlü unsur, 15. yüzyılda yayılan Alman ahşap baskı broşürleriydi. Bu broşürlerde Vlad’ın kazıklı cezaları, insan kaynattığı ya da kurbanlarının kanını içtiği gibi abartılı sahneler çizildi.
🟧 Alman Broşürleri ve Vampirliğin İlk Tohumu
Vlad’ın şöhretini Batı Avrupa’ya taşıyan en büyük etken, Alman ahşap baskı broşürleridir (Wiener Flysheets).
Bu broşürlerde Vlad’ın kazıklı cezaları çizimlerle gösterilir. Vlad’ın insanları kaynattığı, yemek yerken insanların çığlıklarını dinlediği, hatta katlettiklerinin kanını içtiği iddia edilir. Bu kan içme anlatısı, vampirliğin ilk edebi tohumu olarak kabul edilir.
Not: Tarihsel doğruluğu zayıftır, ancak Drakula efsanesinin temelini oluşturduğu kesindir.
🟧 Balkan Halk Anlatıları – Kahraman mı, Zulüm Makinesi mi?
İlginç biçimde, Eflak ve çevresindeki bazı halk efsanelerinde Vlad Tepeş adaleti sağlayan, hırsızı ve yalancıyı anında cezalandıran ve ülkesini dış tehlikelerden koruyan bir adalet kahramanı olarak anlatılır.
Köylüler için onun korkusu, yolsuzluğu bitiren bir araçtı. Bu nedenle Balkanlarda Vlad hem korkulan hem de saygı duyulan bir figürdü.
Bu ikili imaj, ileride yazılacak Drakula karakterinin hem karanlık hem soylu yönlerini besledi.
🟧 Vlad’ın Şöhreti Transilvanya’ya Nasıl Bağlandı?
Tarihsel olarak Vlad Tepeş Transilvanya’nın prensi değildi; Eflak hükümdarıydı. Ancak şöhreti Transilvanya sınırlarına şu sebeplerle taşındı:
- Alman broşürlerinin çoğu Transilvanya’da basıldı.
- Vlad savaş dönemlerinde bölgeden geçti.
- Bran Kalesi’nin Transilvanya’da olması sebebiyle halk anlatıları Vlad’ı burayla ilişkilendirdi.
Böylece “Dracula = Transilvanya” algısı yavaş yavaş şekillendi.
🟧 Bram Stoker’ın Romanı – Gerçek Drakula’nın Edebiyata Girişi (1897)

Dracula efsanesini modern çağda ölümsüzleştiren kişi İrlandalı yazar Bram Stoker’dır. 1897’de yayımladığı Dracula romanı, Vlad Tepeş hakkındaki Ortaçağ broşürlerinden esinlenerek dünyanın en ünlü vampir karakterini yarattı.
1897’de İrlandalı yazar Bram Stoker, Dracula romanını yazarken doğrudan Vlad Tepeş’ten ilham aldı.
Stoker’ın Vlad’dan aldığı öğeler:
- Dracula adının kendisi,
- Tarihte acımasız bir prens olarak tanınması,
- Kazıklı cezaları,
- Transilvanya ile ilişkilendirilen karanlık atmosfer.
Romanın farkı:
Stoker, Vlad’ı birebir anlatmaz; ona vampirlik, ölümsüzlük, şekil değiştirme gibi fantastik özellikler ekleyerek tamamen yeni bir karakter yaratır.

Yarasa figürü, ay ışığında yükselen şato ve karanlık yüz hatları, Bram Stoker’ın 1897’de yazdığı Dracula romanıyla birlikte dünyanın en tanınan gotik sembollerine dönüştü.
Bu roman sayesinde:
- Drakula ismi küresel bir mit oldu.
- Vlad Tepeş unutulmaz bir pop kültür figürüne dönüştü.
- Transilvanya dünya turizminin karanlık rotası haline geldi.
🟧 Drakula Efsanesinin Kültürel Mirası
Bugün Drakula karakterinin popülerliği, Vlad’ın yaşamöyküsünü tamamen gölgelemiş durumda. Ancak modern tarihçiler, Drakula mitinin aslında:
- Ortaçağ propaganda metinleri,
- Alman ahşap baskıları,
- Balkan halk hafızası,
- Stoker’ın edebi yaratıcılığı gibi çok katmanlı bir zemin üzerinde yükseldiğini belirtiyor.
Gerçek Vlad Tepeş, hiçbir zaman bir vampir değildi. Ama uyguladığı yöntemler ve yarattığı korku imajı, vampirliğin edebiyattaki en güçlü metaforlarından biri haline geldi.
10. Bran Şatosu – Dracula Efsanesinin Turistik Merkezi

Bran Şatosu, Transilvanya’nın kayalıklarında yükselen dramatik siluetiyle, Bram Stoker’ın Dracula romanının yarattığı gotik atmosfer bu kaleyi efsanenin merkezi haline getirdi.
Bugün Bran Şatosu; Ortaçağ mimarisi, dar geçitleri, kuleleri ve vampir temalı sergileriyle Romanya’nın en çok ziyaret edilen turistik noktası.
Bran Şatosu, Transilvanya’nın sarp kayalıklarının üzerinde yükselen masalsı siluetiyle yalnızca Romanya’nın değil, tüm dünyanın en tanınmış yapılarından biridir. Bugün Drakula’nın Şatosu olarak bilinse de tarihsel olarak Vlad Tepeş’in burada uzun süre yaşadığı kesin değildir; hatta ziyaret ettiği bile tartışmalıdır. Ancak bu tartışmalı bağ bile Bran Şatosu’nu, Avrupa’nın en güçlü gotik atmosferlerinden birine sahip turistik merkez haline getirmiştir. Ortaçağ mimarisi, kuleleri, dar geçitleri ve kale içi avlularıyla ziyaretçilere tam bir Transilvanya deneyimi sunar.
Bran Şatosu’nun popüler kültürde bu kadar güçlü bir yer edinmesinin en büyük nedeni, Bram Stoker’ın 1897’de yayımladığı Dracula romanıdır. Stoker, romanını yazarken Vlad Tepeş’in tarihsel kişiliğinden ilham almış; Transilvanya’nın karanlık ormanlarını, korku temalı Avrupa halk anlatılarını ve gotik mimariyi bir araya getirerek Dracula karakterini yaratmıştır. Roman her ne kadar Bran Şatosu’ndan doğrudan bahsetmese de, kale atmosferi ve coğrafi tanımlar zamanla bu yapıyla özdeşleşmiştir. Böylece Bran Şatosu, vampir efsanesinin resmi evi gibi görülmeye başlamış; sinema, edebiyat ve popüler kültür bu algıyı daha da güçlendirmiştir.
Günümüzde Bran Şatosu, Romanya’nın en çok ziyaret edilen yapısıdır. Transilvanya’nın turist rotaları, vampir temalı yürüyüş turları, müze sergileri ve gotik atmosferi yaşatan etkinliklerle dünya çapında bir marka haline gelmiştir. Şato yalnızca bir Ortaçağ kalesi değil, aynı zamanda vampir mitinin küresel sembolüdür. Vlad Tepeş’in tarihteki karanlık eylemleri ile Bram Stoker’ın edebi yaratısı birleştiğinde, Bran Şatosu modern turizmin en güçlü mitolojik destinasyonlarından biri olarak öne çıkar. Bugün şatoyu gezen herkes, hem tarihin gerçek sertliğini hem de Dracula efsanesinin büyülü karanlığını aynı yapının taşlarında hisseder. Bran Şatosu, günümüzde Romanya kültür turizminin en büyük markalarından biri haline gelmiş; Transilvanya rotasının küresel ölçekte tanınmasını sağlayan bir odak noktası olmuştur.
11. Vlad Tepeş’in Tarihteki Yeri: Kahraman mı, Tiran mı?
Vlad Tepeş, tarihin en keskin uçlarda değerlendirilen figürlerinden biridir. Kimi kaynaklar onu adaleti demir yumrukla sağlayan bir prens olarak överken, kimileri Avrupa’nın en acımasız tiranı olarak tanımlar. Bu ikili imajın kökeni, yalnızca Vlad’ın sert yönetiminden değil; aynı zamanda 15. yüzyıl Balkan siyasetinin karmaşasından ve dönemin bilgi yayılımının çoğu zaman propaganda üzerine kurulmasından gelir.
Gerçek şudur: Vlad Tepeş hem kahraman hem tiran olarak hatırlanır. Bu kimin nereden baktığına bağlıdır.

🟧 Balkan Halklarının Hafızasında Vlad – Adalet Getiren Sert Lider
Eflak ve çevresindeki halk anlatılarında Vlad Tepeş çoğu zaman iyi bir yönetici, hatta adalet kahramanı olarak resmedilir. Bunun nedeni, onun iktidarında suç oranının dramatik biçimde düşmesi ve merkezi otoritenin güçlenmesidir.
Bizzat halk arasında dolaşan efsaneler, Vlad’ın hırsızlığı ortadan kaldırdığı, zengin-soylu sınıfın keyfi uygulamalarını durdurduğu ve dış tehditlere karşı ülkeyi koruduğu yönündedir.
Bu nedenle köylü sınıfı onu bir zalim değil, düzeni sağlayan sert bir baba figürü olarak görmüştür.
Bazı rivayetlerde anlatılan meydanın ortasına altın kupa bırakılması ve kimsenin dokunmaması hikayesi, halkın gözünde Vlad’ın sertliğinin olumlu anlamda caydırıcı olduğunun simgesidir.
🟧 Osmanlı Kaynaklarında Vlad – Kanlı Bir Düşman ve Düzen Bozucu

Osmanlı kaynaklarında Vlad Tepeş, yalnızca bir düşman komutanı değil; düzen bozucu, acımasız ve psikolojik harp ustası olarak anlatılır. Kazıklı cezalarla kurduğu bu ölüm tarlası, Osmanlı kroniklerinin onu “tiran” ve “şeytani hilelerle savaşan” bir lider olarak tanımlamasının temel sebebidir.
Osmanlı kronikleri Vlad Tepeş’i açık şekilde tiran, düzen bozucu ve zalim olarak anlatır. Bunun temel nedeni yalnızca Vlad’ın Osmanlı’ya karşı tutumu değil, uyguladığı cezalandırma yöntemlerinin alışılmışın ötesine geçmesidir.
Osmanlı tarihçilerine göre Vlad:
- Zalimliğini psikolojik bir silaha dönüştüren,
- Savaş hukukunu hiçe sayan,
- Pusu ve baskınlarla askeri düzeni bozan,
- Kazıklı cezalarıyla korku yaratan bir figürdü.
Fatih Sultan Mehmet’in Vlad için söylediği rivayet edilen söz, Osmanlı hafızasında Vlad’ın imajını özetler: “Cesareti hayvani, hilesi şeytani.”
Bu nedenle Osmanlı dünyasında Vlad hiçbir zaman kahraman olarak görülmedi; aksine adı Kazıklı Voyvoda olarak kalıcı biçimde olumsuz bir anlam taşıdı.
🟧 Avrupa Propagandasında Vlad – Doğulu Bir Canavarın İnşası

Avrupa’da Vlad Tepeş’in ünü, gerçek savaş sahnelerinden çok propaganda broşürleriyle yayıldı. Alman ahşap baskıları, onu kan içen, insan kaynatan ve korku saçan bir “Doğulu canavara” dönüştürdü.
Avrupa’da Vlad’ın imajı, özellikle 15.–16. yüzyıllarda basılan Alman ahşap baskı broşürleri (Wiener Flysheets) sayesinde daha da karanlık bir hal aldı.
Bu broşürlerde:
- Vlad’ın kan içtiği,
- İnsanları kaynattığı,
- Kadın ve çocuklara akıl almaz işkenceler yaptığı,
- İnsanları yüzdürdüğü ya da diri diri yaktığı gibi anlatılar sıkça yer alır.
Bu metinlerin büyük bölümü:
- Osmanlı ilerleyişine karşı Batı Avrupa’da korku yaratmak,
- Doğuya barbar imajı atfetmek,
- Vlad’ı ibretlik bir örnek haline getirmek amacıyla hazırlanmış propaganda ürünleridir.
Yani Avrupa’da canavar Vlad imajının büyük kısmı ideolojik bir üretimdir.

Bram Stoker’ın 1897’de yazdığı Dracula, tarihsel Vlad Tepeş imgesini gotik korku evrenine taşıyarak dünya edebiyatının en ikonik karakterlerinden birini yarattı. Dolunaylı geceler, yarasalar ve Transilvanya şatoları, Stoker’ın romanıyla birlikte modern vampir mitinin vazgeçilmez atmosferi haline geldi.
🟧 Modern Tarih Yazımında Vlad – Bir Dönemin Habercisi
Günümüz tarihçileri Vlad Tepeş’i ne kahraman ne de salt zalim olarak tanımlar. Modern akademik değerlendirmeler, Vlad’ın:
- Monarşik düzeni yeniden kurmaya çalışan,
- Ülkesini siyasi kaostan çıkarmaya uğraşan,
- Dönemin koşulları içinde aşırı sert yöntemler benimseyen,
- Otoriteyi korumak için korkuyu araçsallaştıran bir prens olduğunu vurgular.
Onu anlamanın yolu, 15. yüzyıl Balkanlarının sert gerçekliğini kabul etmekten geçer. Eflak gibi zayıf bir prenslikte ayakta kalmak, bugünün etik normlarıyla değil, Ortaçağ siyasetinin acımasız kurallarıyla mümkündü.
🟧 Vlad Tepeş Kimin Gözünden Bakarsak Odur
Bugün Vlad Tepeş’i tek bir kategoriye yerleştirmek mümkün değildir. Çünkü Vlad:
- Osmanlı için bir düşman,
- Avrupa için bir propaganda figürü,
- Balkan halkı için bir düzen sağlayıcı,
- Edebiyat için bir mitolojik karanlık prens,
- Popüler kültür için bir vampir,
- Tarihçiler için karmaşık bir liderdir.
Kısacası Vlad Tepeş, tarihte “Kahraman mı tiran mı?” tartışmasının en keskin örneklerinden biridir. Onun gerçek kimliği, bakılan pencereye göre sürekli değişen çok katmanlı bir aynadır.
12. Kan, Efsane ve Gerçek Arasında Bir Prens

Bugün Vlad’ın bıraktığı iz, hem tarihin acımasız gerçekliğinde hem de Dracula efsanesinin karanlık gölgesinde yaşamaya devam ediyor.
Vlad Tepeş’in hikayesi, tarihin sisli koridorlarında kaybolmuş bir Ortaçağ masalı değil; gerçeğin ve efsanenin aynı bedende buluştuğu çarpıcı bir portredir. O, ne yalnızca bir tirandı ne de bütünüyle bir kahraman. Bir yanda devletini ayakta tutmak için acımasız yöntemlere başvuran bir hükümdar, diğer yanda Avrupa’nın korku kültürünün temel taşını oluşturan karanlık bir mitin ilham kaynağı… Bu iki uç kimlik, Vlad’ı hem siyaset hem tarih hem de popüler kültür için benzersiz bir figür haline getiriyor.
Bugün Dracula ismi dünya çapında bir ikon, Bran Şatosu turizmin en büyük markalarından biri, vampir hikayesi ise sinemanın hiç sönmeyen ateşi. Fakat bütün bu gölgelerin merkezinde, 15. yüzyılda Balkan coğrafyasında hayatta kalmaya çalışan gerçek bir prens duruyor. Onun hikayesi, yalnızca vahşetin değil; güç, iktidar, korku ve hayatta kalma mücadelesinin de tarihidir.
Vlad Tepeş’in ardında bıraktığı en önemli miras şu gerçeği hatırlatır:
Tarih bazen bir insanı anlatır; ama çoğu zaman bir çağın karanlığını onun üzerinden okur. Kazıklı Voyvoda’nın hikayesi de tam olarak böyledir. Kanla yazılmış bir dönem, propagandayla büyütülmüş bir imge ve edebiyatın yarattığı ölümsüz bir karanlık prens…
Gerçek Vlad, vampir değildi. Ama uyguladığı yöntemler ve yarattığı korku, tarihin hafızasında bir vampirin bıraktığı iz kadar derin bir gölge oluşturdu. Bu nedenle Vlad Tepeş, hala tek bir soru etrafında dönmeye devam ediyor.
O bir canavar mıydı, yoksa çaresiz bir çağın doğurduğu sert bir hükümdar mı?
Yanıt, tıpkı Vlad’ın hikayesi gibi, karanlık ile gerçeğin tam kesiştiği o ince çizgide duruyor.
Sıkça Sorulan Sorular
Vlad Tepeş kimdir ve neden “Kazıklı Voyvoda” denir?
Vlad Tepeş, 15. yüzyıl Eflak hükümdarıdır. Osmanlı kroniklerinde sık uyguladığı kazığa oturtma cezası sebebiyle “Kazıklı Voyvoda” olarak anılır. Hem sert yönetimi hem de bağımsızlık mücadelesiyle tarihin en tartışmalı liderlerinden biridir.
Dracula efsanesi gerçekten Vlad Tepeş’ten mi esinlendi?
Evet. Dracula adı “Ejderhanın Oğlu” anlamına gelen Draculea unvanından gelir. Bram Stoker romanını yazarken Vlad’ın zalimliği ve ününden yararlanmış; vampirlik özelliklerini ise tamamen kurgulamıştır.
Kazıklı Orman olayı gerçekten yaşandı mı?
Evet. 1462 Eflak Seferi sırasında Fatih Sultan Mehmet, Târgovişte önünde binlerce kazığa oturtulmuş cesetle karşılaşmıştır. Osmanlı ve Bizans kaynakları bu sahneyi doğrular.
Vlad Tepeş’in kan içtiği doğru mu?
Hayır. “Kan içme” iddiası 16. yüzyıl Alman broşürlerinin abartılı propagandasıdır. Tarihsel kaynaklarda bu konuda güvenilir hiçbir belge yer almaz; vampir efsanesinin kökeni bu propagandalardır.
Bran Şatosu Vlad Tepeş’in gerçek şatosu mu?
Tarihi kayıtlara göre Vlad Tepeş’in Bran Şatosu’nda yaşadığı kesin değildir; ancak Stoker’ın romanındaki atmosferle özdeşleştiği için bugün popüler kültürde “Dracula’nın Şatosu” olarak tanınır.
Vlad Tepeş’in ölümü nasıl doğrulandı?
Tarihçiler, Vlad’ın öldürüldükten sonra başının kesilip İstanbul’a gönderildiğini ve Fatih Sultan Mehmet’e sunularak ölümünün resmen doğrulandığını belirtir. Bu, en güçlü tarihsel kayıtlardan biridir.